TÜRKİYE’DE HUKUK VE AF MESELESİ

 

          Hukuk; hak kelimesinin Arapça’daki çoğulu, yani kelime olarak haklar demektir. Hak ise gerçek veya tüzel kişiye kanun ile verilmiş olan statülerdir. Hukukun üstünlüğü, hakların üstünlüğü demektir. Haklar, insanlar uyum ve huzur içerisinde, başkalarının haklarına da müdahale etmeden en özgür şekilde yaşayabilsinler düşüncesiyle ortaya çıkmıştır. Hak üstünlüğünü tanımayan devletler hakları için ayaklanarak parçalanmış, hakka itibar eden devletler ise yüzyıllarca Dünyada hüküm sürmüştür. Amerika Birleşik Devletleri gibi bazı bölgelerde ise bu ayaklanmalar; özgürlükçü, hakkın varlığının asıl ve hak kısıtlamalarının istisna olduğunu benimseyen (uygulayan) daha güçlü devletler olarak ortaya çıkmıştır. Öyle ki bu durumlar tahlil edilmiş ve Türkiye Cumhuriyeti kurulurken dersler çıkartılmıştır.


          Cumhuriyetin ilk yıllarında savaş döneminde bulunulması ve yaklaşan tehlikeler, kıtlık gibi sebeplerle ilk dönemlerde hakların üstünlüğünden ziyade hükumetin üstünlüğü durumu bir gereklilik olarak ortaya çıkmıştır. İlerleyen yıllarda Cumhuriyetin gerçek anlamını bulmak için adımlar atılsa bile, hükumetin üstünlüğünü gören ve toplumun, milyonların değil kendilerinin ve çevrelerinin refahını düşünen odaklar adeta balinanın bir kere kan kokusunu alması misali hükümdar olabilmek adına ortalama 10 yılda bir ihtilal gerçekleştirmiş, milleti korumak için yine millet tarafından verilen yetki ve malzemeleri, milletine karşı kendi çıkarları için kullanmıştır. Türkiye Cumhuriyeti bahsi geçen olaylar sebebiyle haklarına ve hak arama özgürlüğüne kavuşamamış, Cumhuriyet’in gereklilikleri ne yazık ki 90 yıl geçmesine rağmen hala oturamamıştır. Öyle ki yakın tarihte yine bir darbe girişiminde bulunulmuş ancak millet bu sefer bizzat devreye girerek Cumhuriyetine sahip çıkmıştır.


          Bahsettiğimiz olaylar neticesinde hak ve hak arama özgürlüğünün Türkiye’deki eksikliği Cumhuriyet’in ilk yıllarından beri devam eden bir olgudur. Fakat bu olgu artık Türkiye’nin en büyük problemi haline gelmiştir. Öyle ki ses getirmiş partiler ve sloganlarını incelersek: Cumhuriyet Halk Partisi kurulduğu zamanlarda milletin beklentisi olan Cumhuriyet ve Halk sloganları öne çıkartılmıştır. Zira 1969 yılında kurulan Milliyetçi Hareket Partisi ise 68-69 dönemlerinde yaşanan Kürt-Türk-Çerkez vs. ayrıştırmasının bir ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Krizlerin yoğun olduğu, ekmek sıralarının olduğu dönemlerde Refah/Saadet partisi ortaya çıkmıştır. 16 yıldır iktidar olan Ak parti hükumeti ise adalet ve kalkınma sorunları olan bir dönemde ortaya çıkmış, Türk milleti de adalet ve kalkınma beklentisiyle Ak partiyi iktidar yapmıştır. Bu izlenimden basit iki sonuç çıkartılabilir.

 

     1-)Yakın tarihin en büyük probleminin adalet ve kalkınma problemleri olduğu

     2-)Türk siyasi hayatının zamanla daha özel, daha çağdaş meseleleri dert edindiği, Türk siyasetinin zamanla geliştiği

 

 ikinci sonucu görmek umut verici olsa da malesef Türkiye Cumhuriyeti’nin alması gereken yol bir hayli uzundur.
 

 Türkiye’de Adalet Sistemi ?

          Anayasamızın 2. maddesine göre Türkiye Cumhuriyeti bir hukuk devletidir. Hukuk devleti; hukukun üstünlüğünü en üstte tutan devlettir. Bu sistem Türk hukukunda benimsenmiş ve duruşma salonlarında Hz.Ömer’in “Adalet Mülk’ün Temelidir” sözü sloganlaştırılmıştır. Burada geçen “mülk” devlet anlamında kullanılmıştır. Yani yazımızın başında değerlendirdiğimiz gibi adalet; devleti ayakta tutan en önemli dayanaktır, denmektedir. Fakat ilginçtir ki duruşma salonlarında adaleti sağlamakla yükümlü olan hakim bu sözü arkasına alıp göremezken, söz sanık ile katılımcıların göreceği yere yazılır. Aslında sadece bu olay bile Türkiye’de adaletin durumunu temsilen gözler önüne sermeye yetecektir fakat yapıcı olması niyetiyle bazı noktalara değineceğim.
 

Avukatlar

          Türkiye’de avukatların ücret ile staj yapması avukatlık kanunu ile yasaklanmıştır. Yani hukuken stajyer avukatın ücret alması yasaktır. Stajyer avukatlar ise hukuk fakültesinden yeni mezun olmuş, gelirleri olmayan işsiz kimselerdir. Aynı zamanda sigortalı bir işte de çalışamazlar, çalışırlarsa stajları iptal olunur. Hukuk alanında çalışanların da çok iyi bildiği üzere stajyer avukatlar yanında çalıştıkları avukatın ayakkabısını silmekten ofisi temizlemeye, yemek yapmaktan sarkıntılığa , gece mesailerine kalmaktan bütün dilekçeleri yazmaya kadar bir çok zorluklarla karşılaşmakta. Stajyer avukatlar bu koşullarda ortalama 500-600 lira arası aylık “harçlık” alırken yanlarında çalıştıkları avukatlar ise lüks eviyle, arabasıyla, büyük kazancıyla stajyer avukatın rol modeli oluyor. Stajyer avukat bu hayata özenirken bir yandan da aynı işi yapmasına rağmen sefillik içerisinde olmasını, bu adaletsizliği kendisine yediremiyor. Zaman geçiyor bu zor yıl sonlanıyor. Stajyer avukat, avukatlık belgesini eline alıyor. Aklında artık o lüks yaşam, sefillikten kurtulma hayali ve yaşadığı hallere karşı bir saldırganlık bulunuyor. Daha iyi anlatmak gerekirse; avukat çölde havuz sahibi. Stajyer ise çölde aç susuz, havuzu işletiyor, temizliyor, resepsiyon yapıyor ama suyunu içemiyor. Daha sonra stajyer, avukat oluyor ve kendi çeşmesine gözü dönerek gidiyor. 

 

          Üstelik İŞKUR ülkemizde hiçbir eğitiminiz olmasa, en niteliksiz işi bile yapsanız asgari ücret üzerinden ilk yıl maaşınızı ödüyor veya ödenmesine büyük oranda katkı sağlıyor. Fakat yıllarca eğitim alıp stajyer avukat veya stajyer doktor (intern maaşı 600₺’dir) olduysanız bırakın devletin desteklemesini aksine kanunlar ücret alınmasını yasaklıyor. Doktorluk veya avukatlık insanları etkileyen kutsal meslekler, fakat devletin gözünde herhangi bir niteliksiz meslek kadar değer görmüyor. Malesef çoğu avukat bu zorluklar sebebiyle para hırsıyla yanıp tutuşmakta bunun yanında kutsal meslekleri neticesiyle adaletin tecelli etmesini ise kendilerine bir prensip olarak görmemektedirler. Böylece hakka ulaşmayı hedefleyecek bu kutsal meslek zamanla sadece kazanç kapısı haline gelmiş, çoğu avukat hakka değil miktara, paranın rengine odaklanmıştır.

 
          Öte yandan bütün avukatlar yalancıdır algısı ise iyi olan avukatları da “adım çıkmış dokuza inmez sekize” karamsarlığıyla hareket etmeye itmektedir. Bu durumdan, bu algıdan da kurtulmak gerekmektedir.
 

 Hakimler – Savcılar

          İngiltere’de yargıçların maaşları açık çek olarak ödeniyor, hakimler teamül haline gelmiş miktarı çek üzerine yazarak bankadan kendi belirledikleri maaşı tahsil ediyorlar. Rivayete göre bir hakim bu durumu denemek için çekin üzerine 1 milyon sterlin gibi yüksek bir rakam yazıyor ve tahsil için bankaya gidiyor. Banka personeli miktarı görünce önce şaşırıyor sonra müdürüyle görüşüp geliyor ve hakime parasının yarın hazır olacağını söylüyor. Hakim bu duruma şaşırıyor meraklı şekilde evine gidiyor. Ertesi gün hakim tekrar bankaya geliyor, 1 milyon sterlini hakime teslim ediyorlar. Bunun üzerine hakim, sadece çekin gerçekliğini denemek için bu miktarı yazdığını belirtip paranın içinden teamüle uygun maaşını alarak kalan parayı bankaya iade ediyor. Ertesi gün görevden alındığına dair bir bildirim geliyor masasına. Görevden alınma nedeni ise devletine güvenmeyen kişinin devlet adına adaleti tesis edemeyeceğidir.


          Ülkemizde ise hakimler – savcılar çok fazla sorumluluk altında ve daha yoğun çalışma şartları içerisindeler. Üstelik bu mesleklerdeki zorunlu görevler gereği değişik bölgelerde yaşamak ve çalışmak zorundasınız. Bu tarz zorluklarla beraber hakimler – savcılar avukatlara göre çok fazla para kazanamıyor. Birçok avukat özel konuşmalarımızda, hukukta para ile çözemeyeceğin iş/dava yok diyorlar. Kesinlikle haklı bir sebep olmaksızın; aldıkları maaşların yaptıkları işlere göre düşük kalması hakim – savcıları bu suçun oluşmasına iten sebeplerden birisi olabilir. Rüşvet almasa bile adalet gibi küçük ayrıntıların bile çok önemli olduğu, dikkat isteyen, her zaman özen isteyen bir alanda adaleti tesis eden kişi; durumundan, çalışma şartlarından memnun olmayınca dosyanın üzerine gerektiği kadar titremiyor. Bu tarz hakim – savcılar çoğunlukta olmasa da dolaylı olarak Türkiye’deki sistemin bozuk olmasının bir ayağını oluşturuyor.

          Yabancı filmlerde görmüşsünüzdür, yargıçlar ve avukatlar peruk takarak adalet divanına çıkarlar. Bunun bir sebebi de güvenliktir. Kolombiya’da kartel duruşmalarını yürüten yargıçlar öldürülmüş, yerine gelenler de öldürülünce yargılama, yargıçların maske takmasıyla devam etmiştir. Ülkemizde böyle bir uygulama yoktur. Hakimler ve savcılar yüzü ve kimliği açık bir şekilde duruşmaya girerler. Bu durum ise çok büyük açıklara sebebiyet vermektedir. Farzı misal hepimiz Alaattin Çakıcı’nın duruşmasını görmüşüzdür. Ağır Ceza Başkanı Alaattin Çakıcı’ya tabi efendim diyerek hitap ediyor çünkü öyle hitap etmek zorunda. Karar verirken de kendisini gören kişinin ailesine, çocuklarına etkisini düşünerek karar verecek. Bu insanların da aileleri, sevdikleri, korkuları var. Bir çete lideri bu sistemde kolaylıkla hakim ve savcıları tehdit ile etkisi altına alabilecektir. Mevcut sistem benim kanaatimce hakim ve savcıyı yeterince koruyamadığı için başarısız bir sistemdir. Güçlü ve parası olan suçlu, hakim ve savcıdan da güçlü hale geliyor. Devlet yargı çalışanlarına gerekli güvenceyi sağlayamıyor.


          Parası olan veya güçlü olan eğer hükumet veya güçlü bir cenah davanın arkasında değilse ceza almadan sokaklarda gezebiliyor. Parası olmayan, belki suçu diğerine göre devede kulak olan suçlular ise cezaevlerini dolduruyor. Paranın ve gücün yargıya etkisini bir çok örnekle 15 Temmuz yargılamalarında Türk halkı her bölgede kendi gözleriyle görmüştür. Bu sistemler artık eski sistemlerdir. Günümüzde böyle zaafiyetlerin yaşanmaması için, adaletin ve hukukun herkese eşit derecede tecelli edebiliyor olması için hakim ve savcılar anonim bir kimlik ve görünümle hareket etmeli, sanıkların da ihtiyaç olmadıkça hakim ve savcıya karşı kimliği ortaya çıkarılmamalı x kişi olarak değerlendirilmelidir. Kapalı devre elektronik yargılama usulü ile sesi ve görüntüsü değiştirilerek gerçekleştirilebilir. Ancak bu şekilde adalet her kesime her koşulda eşit şekilde; duygular ve görüşler işin içerisine katılmadan tecelli edebilecektir. Bugün Türkiye Cumhuriyeti bu sistemi uygulayabilecek güce ve iktidara sahiptir.

 

Af Meselesi

          Yazımızda kabaca bahsettiğimiz olgular nedeniyle Türkiye’de henüz hukuk sistemi sağlıklı bir şekilde işlememektedir. Zengin ve güçlü suçlular genelde bir yolunu bulup ceza almaktan kurtulmaktadır. Mazlumlar şikayetçi olacağı kişinin kendisine zarar vermesinden korkarak suç duyurusunda dahi bulunamamaktadır. Polisler kendi can korkuları sebebiyle mesleklerini icra etmekten imtina ederek olay yerine geç gelmekte ve hatta suçlu tanıdıksa hiç gelmemektedirler. Savcılar, hakimler sanıkların tehditlerine zaman zaman boyun eğmek zorunda kalmakta, iş yoğunluğu sebebiyle önemli görmedikleri dosyalara kapatmaktan yana tutum sergilemektedirler. Kimileri ise maaş beğenmeyip rüşvete başvurmaktadır. Ayrıca bazı örgütlerin de yargı alanında çok güçlü olduğu bilinmektedir. Bir örgüt temizlenirken başka bir topluluk bir meydana çıkmaktadır.  Mazlumlar ezilmeye devam ederken parası olan gücü olanlar zulümlerine devam etmektedir. Öyle ki Türk milleti artık yakala bırak sisteminden bıkmış, savcılar üzerinde de bir itibarsızlık durumu meydana gelmeye başlamıştır. Savcılarımızın kararları (kanuni hakları) milletimizin vicdanında yer bulamamaktadır. Bu ülkede yakalanıp bırakılanlar yeri gelmiş canlı bomba olmuş aziz milletimizi yasa boğmuştur. Şehit Savcı Mehmet Selim Kiraz’ın ölümünde, teröristi Samsun’da serbest bırakan hakimin hiç mi suçu yoktur. Milletimiz artık bu uygulamalardan bıkmıştır. Milletimiz artık sert bir hukuk sistemi istemekte, huzuru aramaktadır. Uzun sözün kısası; sistemin ve sektör şartlarının sağlıklı olmaması sebebiyle zaten Türkiye’de adalet gereğince tesis edilememiş, alınan kararlar milletin vicdanında yer edinememiştir.

          Tüm bunlar yaşanırken hüküm giymiş suçluların affı gündeme gelmiştir. Söz konusu affın konusu suçsuz kimseler, düşünce mağdurları olsa inanıyorum ki bu milletin vicdanını rahatsız etmeyecektir. Fakat söz konusu bu değildir. Söz konusu millletin huzurunu, çocukların bekasını, adaleti ayaklar altına almak istemidir. Bu hamlenin yapılması açıkça bizim ülkemizde hukuk yoktur demek olacak, suçluları heveslendirecek mağdurları üzecektir. Suç oranları artacak huzurlu insan sayısı düşecektir. Rahşan affından hükümlü oranlarının 3 kat artması bunun en basit göstergesidir. Bahsettiğimiz üzere; zaten milletimiz bu dertten fazlasıyla muzdaripken, son zamanlarda idam talebi defalarca dile getirilmişken bırakın idamı, katillerin hapisten çıkmasını sağlayacak bu hamle toplumun vicdanında edinemeyecek ve toplumda siyasi infial uyandıracaktır… 


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir